Bir Çift Yeşil Göz İçin
O yaz tatilinde Kocadağ’ın denize bakan yamaçlarından birinde beş haftalık bir izci kampındayız. Bol oyun, bol yemek, dağ ve deniz. O yaşta daha ne isteriz! Bir de oymak başının bizi uyudu sanıp çadırına gitmesinden sonra, mezarlığın yanındaki dutluğa kaçıyoruz. Oraların parmak büyüklüğündeki kara dutlarına fena dadanmışız. Biz dediğim, üç kafadar: Turan, Cemil ve ben. Hem mahalleden, hem okuldan can ciğer arkadaşız.
O gece ikisinin birden inadı tuttu, ben dutluğa tek başıma gitmek zorunda kaldım. Her zamanki gibi, kavaklığın girişine kadar sürünerek gittim. Hava serindi, deniz tarafından hoş bir esinti vardı. Adını o yaz öğrendiğim yıldızlara bakarak, arada bir ıslık çalarak yürüdüm kavakların arasından. Köye girdiğimde herhalde gece yarısıydı, ıssızlığa rağmen keyfim yerindeydi. Caminin önünden geçerken arkamda bir kıpırtı hissedince tedirgin oldum. Önce üstünde durmadım; köylük yerde hiç eksik olmayan başı boş hayvanlardan biridir, sandım. Omzumun üstünden bir kaç kez göz ucuyla baktım; ardımda hep bir gölge vardı. Köyün çıkışında, ayak sesleri de duymaya başlayınca, hiç kuşkum kalmadı: Köye girdiğimden beri, biri beni izliyordu.
‘Kim olacak canım bu saatte, mutlaka Turan’dır,’ diye düşündüm önce. Beni satmayı içine sindirememiştir, kalkıp arkamdan gelmiştir. O değilse, gelen Cemil’dir. Kampta ayağımıza dolanan bir yılan yavrusunu çapayla, kürekle benzettiğimiz sırada, önümüze geçecek kadar yufka yürekli ve candan bir çocuktu Cemil. Elbette yalnız bırakmazdı beni! Turan değilse, mutlaka O’dur, diye avunuyordum. Ama dönüp arkama bakamıyordum. O gece dutluk yolunda beni tek başıma bırakmamak aslında Cemil’den çok Turan’a düşerdi, diye düşündüm bir ara. Nerden baksan, on yıllık can arkadaşımdı, yedi yıllık da kan kardeşim. Gece gündüz beraberdik, mahallede, okulda, çarşıda, kırda keme toplarken. Bir tek içtiğimiz su ayrı giderdi. Belki, sadece biri değil, iki arkadaşım birden geliyor, diye düşündüm. Cemil önde, bizim şişko daha gerilerde.
Köyle dutluk arasındaki taşlı yola çıktığımda ayak sesleri biraz daha yaklaştı. Hızlanmam da işe yaramadı, arkamda kesik kesik soluklar duyuyordum. Hızımı daha arttırdım. Tam mezarlığın yanından geçerken, kulakları sağır eden bir gürültü koptu. O seslerin cırcır böceklerinden geldiğini anlayıncaya kadar, korkudan hafifçe sendeledim, bir an için bayılacak gibi oldum. Kendimi toparladığımda, deli gibi koşmaya başladım. Sanki dutluğa ulaşıp ağaçlardan birine tırmansam canımı kurtaracaktım. Gözlerimi dutluktan ayırmadan, arada bir tökezleyerek koşarken, birkaç kez yarım yamalak ardıma dönüp ‘Cemil, sen misin?’ diye sordum. Tanıdık bir ses yerine ürpertici bir nefes duydum. Yaralı bir hayvan gibi, hırıltılarla birlikte soluyordu. İşi bir kez daha pişkinliğe vurdum, bu kez başımı hiç çevirmeden ‘Turan’ı beklesek ya!’ dedim, ‘koca göbeğiyle yetişemiyor bize garibim!’ Karşılık olarak gene o hırıltılı solukları duydum.
Dutluğa yaklaşırken, korkudan ödüm terime karışmıştı. Son gücümle koşarak dutluğa girdim, en arkadaki ağaçlardan birine tırmandım. Dut dalları arasında görünmez olmayı umuyordum. Elbette işe yaramadı. Sadece birkaç saniye sonra, ağacın altından iri kıyım bir karaltı ‘in aşağı’ diye gürledi. O anda her yanım buz kesti. Ağacın altındaki heyula, dutluk, kamp ve her şey bir anda düş olsa, diye geçiriyordum içimden. ‘Sallanıp durma da, hemen in!’ diye bir kükreme daha geldi aşağıdan. O kadar titriyordum ki, o gece ağaçtan nasıl tepe taklak düşmediğime bugün bile şaşarım. Bir mucize olacak ve kurtulacaktım. Zaman kazanmalıydım. Ağaçtan yavaş yavaş inmeye başladım.
Ağacın altındaki kocaman gölge son dala kadar inmeme fırsat vermedi; uzanıp ayağımdan yakaladı, hoyratça çekip yere indirdi beni. Sonra da, bir eliyle belimi kavradı, öteki eliyle çenemi sıkıca tuttu, yüzümü göğe doğru çevirdi. ‘Açsana gözlerini,’ diye fısıldadı. Korkudan gözlerimi sımsıkı kapatmış olduğumu o zaman farkettim. Fısıltısı, yılan tıslaması gibi gelmişti bana. O sese, o sırada yuvasından fırlayan sustalı bıçağın sesi de karışınca, ben daha sıkı kapadım gözlerimi. O ayaklarını yere vurarak tepiniyordu. Bir yandan da ‘aç gözlerini,’ diye bağırıyordu. özlerim sımıskı kapalıydı, ancak soluğunu ve öfkesini hissediyordum. Bir kaç kez ‘açsana lan, açsana, açsana gözlerini,‘ diye haykırdı. Hırçınlığı ve delice öfkesi, onun benden çok daha fazla korktuğunu düşündürdü bana. Bunu düşününce bendeki korku büsbütün arttı. Artık istesem bile açamıyordum gözlerimi.
Çok geçmeden tepinmeyi, bağırmayı kesti; sustalısını boğazıma dayayıp kulağıma ‘hadi, aç gözlerini da rengini göreyim,’ dedi. Bu kez sesinde iğreti bir şirinlik vardı. ‘Bak, sakın sen de yorma beni bu gece,’ diye mırıldandı. Ben gözlerimi açamıyordum. Sonra sesini birden yükseltti, ‘anam avradım olsun, gözümü kırpmam, soğan doğrar gibi doğrarım şuracıkta seni!’ dedi.
Sustalı boğazımda, hırıltıları kulağımda, nefesi ensemde. Sonunda açtım gözlerimi. Uzun bir takipten sonra avını yakalamış usta bir avcı çevikliğiyle, başımı sertçe kaldırıp yüzümü ay ışığına çevirdi. Eğilip gözlerime baktığında kocaman yüzünü ve gözlerinin beyazını gördüm. Yine de sesi kadar korkunç değildi. Kara kaşlı, kara gözlü, gür bıyıklı, biz yaşlarda, belki birkaç yaş daha büyük, ablak yüzlü bir oğlandı. Beyazı büyümüş gözleriyle, gözlerime bakar bakmaz yüzünü buruşturdu; çenemi ve boynumu aynı anda bırakıp beni hafifçe itti, uzaklaşırken ‘senin de yeşil değilmiş gözlerin,’ diye suçlar gibi söylendi. Bu kez hayal kırıklığı vardı sesinde. Sustalısını kapatıp yeleğinin cebine yerleştirdi, ağacın altına çöktü. Başını iki yana sallayarak ‘boşuna korkuttum seni,’ diye mırıldandı. Üzgündü.
O oturunca bendeki korku uçup gitti.
Gözlerimin yeşil olmamasının beni büyük bir beladan kurtardığının farkındaydım. Belayı bir anda unutmuş, az önce boğazıma bıçak dayayarak beni doğramaktan söz eden oğlana, daha doğrusu onun garip haline, bu kez merakla bakıyordum. Ağacın altında başını ellerinin arasına almış sessiz, suskun oturuyordu. Ben yeniden ağaca, dut toplamaya çıktım. Arada bir ona bakıyordum. Başı önünde, kımıldamadan oturuyordu. Aşağıya indiğimde, dut dolu avucumu ona uzattım. Başını kaldırıp yüzüme bile bakmadı. Ben karşısına oturdum, dutlarımı yemeye koyuldum. İlk soran hangimizdi? Şimdi anımsamıyorum. ‘Adın ne senin?’ diye başladı konuşmamız. Gün ışımak üzereyken, kırk yıllık dostlar gibi, kampın kapısında kucaklaşarak vedalaşıncaya kadar sürdü.
Çadıra girdiğimde bizimkiler hemen uyandı. İlk konuşan Turan’dı.
‘Nerdesin oğlum,’ diye çıkıştı. ‘Merak ettiğimizi düşünmez mi insan?’
‘Merak eden çıkar gelirdi lan,’ diyerek lafı oturttum.
‘Bu kadar zaman dut yediysen, yarın senin motorun şalteri çat diye atar!’
‘O zaman, hiç heladan çıkamazsın sen yavrum,’ diye ekledi Cemil.
‘Aptallaşma, bu saate kadar dut olur mu hiç? İnce işlere dalmıştır bizimkisi.’
‘Gizliden ince işin sizin kanka kitabında cezası nedir Turiş?’
‘Keseceksin,’ diye yanıtladı Turan. ‘Fazladan neyi varsa herifin, kesip köpeklere yedireceksin!’
‘Kızın adı ne lan? Ne ara arakladın? Anlatsana!
Üsteleyip duruyorlardı, ancak hem kızgındım, hem de hinliğine anlatmayacaktım.
‘Öyle dut yemiş bülbül gibi susmasana, lan! Senin bu huyun var ya, deli ediyor beni,’ dedi Cemil.
Kısa bir sessizlikten sonra Turan'a bakarak ekledi:
‘Artık kim bilir kaç gün naza çeker. Bıktım valla. Şeytan ne diyor biliyor musun Turiş?’
‘Ne diyor?’
‘Anlatacak olduğunda biz dinlemeyelim bu herifi. İt gibi pişman olsun.’
‘Yetmez. Ben bu hırtı ayağımın altına alayım, eşek sudan gelene kadar döveyim!’
‘Dövmek olmaz, kızılderili işkencesi yapalım.’
Kızılderili işkencesi bizim sözüm ona yufka yürekli Cemil’in fikriydi. Birinin ellerini ardından bağlayıp ayaklarını iyice yıkadıktan sonra tabanlarını tüyle, olmazsa parmaklarla gıdıklayarak katılıncaya kadar güldürmek demekti. İşkence, kurban altını ıslatmadan bitmezdi.
Tehditleri para etmedi. Konuşmuyordum, konuşmayacaktım. Onlar beni ekmişti. Ayrıca, birini kahkahadan değilse meraktan çatlatmak bizim en sevdiğimiz sporlardan biriydi. Hem okulda, hem mahallede o sporun ustalarından sayılırdım. Bizimkiler çok üstelediler, başka tehditler savurdular, işe yaramayınca yalvardılar. Ben uzun süre sustuktan sonra, ‘kız mız yok, lan’ dedim. ‘Oğlanın adı Hasan. Yirmisinde, aslan yürekli bir dağlı.’
‘Eeeeee, ‘ dedi, ikisi birden yattıkları yerde doğrularak.
‘Şimdilik hepsi bu , gerisi sonraya,’ diyerek uyku tulumuna girdim.
Bizimkilerin küfür sağanağına kulağımı tıkayıp gözlerimi kapadım.
Bizimkilerin küfür sağanağına kulağımı tıkayıp gözlerimi kapadım.
Sabah uyandığımda, onlar yüzlerini yıkamış, traşlarını olmuş, uyku tulumlarını topluyorlardı. Sadece bizim kankalık hukukunu değil, izcilik töresini de hiçe saymışlar, beni uyandırmamışlardı. Günaydınıma da karşılık vermediler, beni beklemeden çıkıp gittiler.
Tüm kampta bir tek ben kahvaltıya geç kaldım o sabah. Bizim takımı hemen kafaya almışlar, masada kimse benle tek kelam etmedi. Ben de onlarla konuşmadım.
O gün kahvaltı gibi sessiz başlayıp sessiz biten öğlen yemeğinden sonra, Hasan Abi’yi büyük sevdalılar liginin en yaldızlı, en gözü pek aşığı yaparak, hikayeyi epeyce ballandırıp anlattım. Ağzı-açık dinlediler. Öyküyü bitirirken, ‘bizim Hasan Abi köydeki yedek öğretmene fena kaptırmış gönlünü, deli gibi aşık,’ dedim. Hayranlıkları daha arttı. ‘Kendisinin gözleri siyah, kız ise illa da bir çift yeşil göz, diyor, başka bir şey demiyormuş. Anlayacağınız, her gece elde sustalı, yeşil göz avına çıkıyor Hasan abi. Siz ikiniz ay ışığında ona rastlamasanız iyi olur!’
O geceden sonra, dutluğa her gittiğimde Hasan Abi’yi beni aynı ağacın altında bekler buldum. Ben dut toplarken o sırtını ağaca dayayıp hep dünya güzeli sevgilisini, ona olan aşkının ölümsüzlüğünü anlatıyordu bana. Evleneceklerdi, çocukları olacaktı; ona betondan bir ev yapacaktı; çocukları okuyup büyük adam olacaktı. Hasan Abinin hayallerinin sınırı yoktu. Kızın yeşil göze tutkunluğunun nedenini ben sormadım, o da anlatmadı. Kızı delice bir aşkla ve her şeyi göze alacak kadar çok seviyordu, esas olan buydu. Öyle büyük bir aşk için bir çift yeşil gözün lafı mı olurdu! Turan ile Cemil’e gelince, erkekliğe krem sürmemek için ne olanlardan, ne Hasan Abiden pek korkmamış göründüler, ama bir daha dut yemeye götüremedim onları.
Zaman haindir, derler. Aradan otuz yıl kadar geçti. Geçen zaman dostluğumuzu eritti, kankalığımızı yok etti. Okul bitince herkes kendi yoluna gitti. Hasan Abi’nin o kıza aşkının ne zaman bittiğini, bilmiyorum. Onu ne zaman düşünsem, gülümsemeden edemiyorum: Renkli lensler çıktıktan sonra, bir çift yeşil göz için her şeyi göze almaya hazır, mecnuna dönmüş aşıklar artık kalmadı sanki! Bir şey daha var: Sonra kuruyacak da olsalar, yeni yetmelik yıllarında bile öyle deli dostluklar yeşermiyormuş artık.
Zaman haindir, öyle diyorlar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder