12 Nisan 2015 Pazar

PUTİN VE BİZİMKİ


İzleyenler farkındadır: Putin ile bizimki arasında çok büyük yakınlık ve hatta muhtemelen ortaklık var. Rusyadaki krizin tam ortasında ötekinin bizimki ile buluşup bir dizi naylon ve suyuna tirit kabilinden işbirliği projesi ve sözümona anlaşma ve dayanışma ile iki ülke halkına umut ve güven aşılamaya kalkışması da bundandır. Batıya karşı sırt sırt gelerek direnme havası atması da bundandır.
Ne var ki, mızrak çuvala sığmıyor.
Orada milliyetçilik burada Osmanlıcılık ve iki ülkede de geçerli aşırı istismarcılık yüzünden iki cenahta da kriz derinleşiyor. türküdeki gibi kısaca söylemek gerekirse 'odam kireç tutmuyor, kumunu katmayınca.'
Kum dediğin ise adamların fıtratında yok.
Onlar türküyü tıpkı foyası depremde ortaya çıkan yolsuz müteahhit sürüsü gibi 'kumunu çalmayınca' diye biliyor, bildikleri gibi çalarak okuyor.
Rusyadaki yeni (ve pek demokratik) çarlığın hokkabaz sistemi, petrolün ve rublenin düşmeye başlaması üzerine artık her gün bir yerinden dikiş atıyor, Putin de her gün bir yeri yamamaya çalışıyor. ama duvar bir türlü kireç tutmuyor. çünkü etrafındaki 200 kadar adamla birlikte ülkenin en az üçte birine sahip. ve tek adam. (bizde ise her şeyin ve bu arada yeni bin odalı sarayın da sahibi elbette sadece ve yalnızca yüce halkımız!)
Petrol fiyatlarının tepetaklak olması ile birlikte ruble inişe geçip iki günde değerinin dörtte birini kaybedince, ekonomi şirazesinden büsbütün çıktı, başkanın ve adamlarının işleri sarpa sardı. Putinin adamlarını havuzdaki paralarla rubleyi desteklemeye çağırması ise ancak geçici bir süre için işe yaradı. çünkü düşüş yeniden başladı.
Parlak bir darbe geçmişine sahip ülkede, dedikodular ve söylentiler de tabii ki aldı başını gitti.orada da işin paralele bağlanacağını ve paralelin batıya kadar uzanacağını görmek için kahin olmak gerekmiyor. bu ikilinin yönetim teknolojisindeki işbirliğini bilmek yetiyor.
Geçen perşembe, kendisine bir saray darbesi ihtimalini soran gazetecilere Putin bütün çağdaş çarlara ve tiranlara yakışan bir pişkinlikle cevap vermiş:
-Rusyada saray yok, bu yüzden saray darbesi de olmaz, demiş.
bu gerçek olayı birkaç gün önce burada yazmıştım.
o günden beri gelen haberler, muhtemelen paralelden destekli birkaç bozguncu gazetecinin ona ilk fırsatta, bir Kremlin darbesi ihtimalini soracağı yönünde..
Gene rivayet o ki, Putin son ziyaretinde bizimkinden her koşulda yalan ve inkar ile yönetim dersi almış olduğundan bu soruya artık prezervatif kullanmayı terk etmiş olan zaten uysallaştırılmış rus halkının çok hoşuna gidecek müthiş cevabı da hazırlamış durumda:
-Kremlin eski Rusyada kaldı, diyecekmiş. Bir sabah kalktık baktık ki Kremlin yok. Kremlin yoksa, elbette darbe de yok.
Rublenin yeniden inişe geçmesinden sonra gelen en son haber bu müthiş cevherden daha çarpıcı: Ve bu haber, rivayet de, şaka da değil; tastamam gerçek: Yılbaşından sonra metroya gelecek %11 zamdan etkilenmemek isteyen, kriz şaşkını halk, şeker ve buğdaydan sonra, bu kez de jeton başına 5 ruble tasarruf etmek için metro jetonuna hucum etmiş. Rus halkının otoriteye aslan gibi baş eğmenin yanı sıra çok parlak bir istifleme deneyimi de var. Rusyanın ikinci büyük kentinde normalde günde 15.000 jeton satılırken, ruble krizi ile başlayan panik yüzünden sayı son günlerde 85.000 e kadar fırlamış. Girişimciliği ile pek ünlenmemiş halkın en iyi yatırım aracı olarak gördüğü jeton satışları memleketin ikinci büyük kentinde Aralık ayında iki milyona yaklaşınca, bir kişinin bir seferde ikiden fazla jeton satın alması yasaklanmış.
Bizimki ile ötekinin kader ortaklığını batı keyifle izlemeye devam ediyor, bir yandan da korkudan elleri yüreklerinde. Özellikle Putin'in halkın milliyetçi damarına biraz daha kan verecek askeri bir maceraya kalkışabileceğinden kaygı duyuyorlar. AB ülkeleri ABD ile birlikte hem rusyaya sıkı bir ambargo uyguluyorlar, hem de uluslararası sistemin de başının belaya gireceğinden tedirginler. AB bu yüzden geçen hafta rusya krizini gündemine aldı. ambargoyu yumuşatma lafını gevelemeye başladı. bu arada, Putin natoyu en büyük tehlike olarak ilan eden yeni güvenlik belgesini imzalayıp açıkladı. milliyetçilik damarı şu veya bu biçimde hep beslenen güzide rus halkının dörtte üçünün Putini desteklediğini gösteren kamuoyu yoklamaları ise rusyada her gün havada uçuşuyor. (bizimkinin ne eksiği var? onun da desteği yakında o noktalara ulaşır inşallah.)
sahi nasıldı o kireçli halk türküsü?
odam kireç tutmuyor kumunu katmayınca..
sevda baştan gitmiyor sarılıp yatmayınca..
halkı ile putinin ve bizimkilerle halk denen güruhun incelikle sarılıp yatmasını izleyince insan erotik bir iştahla yutkunmadan edemiyor.
daha açık söylesene diyenleri de kırmayalım:
deveye diken, halkını büken..
halkı votkayla, milliyetçilikle, işgal ruhuyla, propagandayla veya başka uygun ne varsa onunla dumura uğratılan memleketlerde sevici demokrasinin kapak resminin altında bu ilke yatar..

deveye diken..
devamı nasıldı sahi?

4 Nisan 2015 Cumartesi

BiR ÇİFT YEŞİL GÖZ İÇİN

Bir Çift Yeşil Göz İçin

Bir Çift Yeşil Göz İçinŞİİR DENEME ÖYKÜ
0,0
    
O yaz tatilinde Kocadağ’ın denize bakan yamaçlarından birinde beş haftalık bir izci kampındayız. Bol oyun, bol yemek, dağ ve deniz. O yaşta daha ne isteriz! Bir de oymak başının bizi uyudu sanıp çadırına gitmesinden sonra, mezarlığın yanındaki dutluğa kaçıyoruz. Oraların parmak büyüklüğündeki kara dutlarına fena dadanmışız. Biz dediğim, üç kafadar: Turan, Cemil ve ben. Hem mahalleden, hem okuldan can ciğer arkadaşız.

O gece ikisinin birden inadı tuttu, ben dutluğa tek başıma gitmek zorunda kaldım. Her zamanki gibi, kavaklığın girişine kadar sürünerek gittim. Hava serindi, deniz tarafından hoş bir esinti vardı. Adını o yaz öğrendiğim yıldızlara bakarak, arada bir ıslık çalarak  yürüdüm kavakların arasından. Köye girdiğimde herhalde gece yarısıydı, ıssızlığa rağmen keyfim yerindeydi. Caminin önünden geçerken arkamda bir kıpırtı hissedince tedirgin oldum. Önce üstünde durmadım; köylük yerde hiç eksik olmayan başı boş hayvanlardan biridir, sandım. Omzumun üstünden bir kaç kez göz ucuyla baktım; ardımda hep bir gölge vardı. Köyün çıkışında, ayak sesleri de duymaya başlayınca, hiç kuşkum kalmadı: Köye girdiğimden beri, biri beni izliyordu.

‘Kim olacak canım bu saatte, mutlaka Turan’dır,’ diye düşündüm önce. Beni satmayı içine sindirememiştir, kalkıp arkamdan gelmiştir. O değilse, gelen Cemil’dir. Kampta ayağımıza dolanan bir yılan yavrusunu çapayla, kürekle benzettiğimiz sırada, önümüze geçecek kadar yufka yürekli ve candan bir çocuktu Cemil. Elbette yalnız bırakmazdı beni! Turan değilse, mutlaka O’dur, diye avunuyordum. Ama dönüp arkama bakamıyordum. O gece dutluk yolunda beni tek başıma bırakmamak aslında Cemil’den çok Turan’a düşerdi, diye düşündüm bir ara. Nerden baksan, on yıllık can arkadaşımdı, yedi yıllık da kan kardeşim. Gece gündüz beraberdik, mahallede, okulda, çarşıda, kırda keme toplarken. Bir tek içtiğimiz su ayrı giderdi. Belki, sadece biri değil, iki arkadaşım birden geliyor, diye düşündüm. Cemil önde, bizim şişko daha gerilerde.

Köyle dutluk arasındaki taşlı yola çıktığımda ayak sesleri biraz daha yaklaştı. Hızlanmam da işe yaramadı, arkamda kesik kesik soluklar duyuyordum. Hızımı daha arttırdım. Tam mezarlığın yanından geçerken, kulakları sağır eden bir gürültü koptu. O seslerin cırcır böceklerinden geldiğini anlayıncaya kadar, korkudan hafifçe sendeledim, bir an için bayılacak gibi oldum. Kendimi toparladığımda, deli gibi koşmaya başladım. Sanki dutluğa ulaşıp ağaçlardan birine tırmansam canımı kurtaracaktım. Gözlerimi dutluktan ayırmadan, arada bir tökezleyerek koşarken, birkaç kez yarım yamalak ardıma dönüp ‘Cemil, sen misin?’ diye sordum. Tanıdık bir ses yerine ürpertici bir nefes duydum. Yaralı bir hayvan gibi, hırıltılarla birlikte soluyordu. İşi bir kez daha pişkinliğe vurdum, bu kez başımı hiç çevirmeden ‘Turan’ı beklesek ya!’ dedim, ‘koca göbeğiyle yetişemiyor bize garibim!’ Karşılık olarak gene o hırıltılı solukları duydum.

Dutluğa yaklaşırken, korkudan ödüm terime karışmıştı. Son gücümle koşarak dutluğa girdim, en arkadaki ağaçlardan birine tırmandım. Dut dalları arasında görünmez olmayı umuyordum. Elbette işe yaramadı. Sadece birkaç saniye sonra, ağacın altından iri kıyım bir karaltı ‘in aşağı’ diye gürledi. O anda her yanım buz kesti. Ağacın altındaki heyula, dutluk, kamp ve her şey bir anda düş olsa, diye geçiriyordum içimden. ‘Sallanıp durma da, hemen in!’ diye bir kükreme daha geldi aşağıdan. O kadar titriyordum ki, o gece ağaçtan nasıl tepe taklak düşmediğime bugün bile şaşarım. Bir mucize olacak ve kurtulacaktım. Zaman kazanmalıydım. Ağaçtan yavaş yavaş inmeye başladım.

Ağacın altındaki kocaman gölge son dala kadar inmeme fırsat vermedi; uzanıp ayağımdan yakaladı, hoyratça çekip yere indirdi beni. Sonra da, bir eliyle belimi kavradı, öteki eliyle çenemi sıkıca tuttu, yüzümü göğe doğru çevirdi. ‘Açsana gözlerini,’ diye fısıldadı. Korkudan gözlerimi sımsıkı kapatmış olduğumu o zaman farkettim. Fısıltısı, yılan tıslaması gibi gelmişti bana. O sese, o sırada yuvasından fırlayan sustalı bıçağın sesi de karışınca, ben daha sıkı kapadım gözlerimi. O ayaklarını yere vurarak tepiniyordu. Bir yandan da ‘aç gözlerini,’ diye bağırıyordu. özlerim sımıskı kapalıydı, ancak soluğunu ve öfkesini hissediyordum. Bir kaç kez ‘açsana lan, açsana, açsana gözlerini,‘ diye haykırdı. Hırçınlığı ve delice öfkesi, onun benden çok daha fazla korktuğunu düşündürdü bana. Bunu düşününce bendeki korku büsbütün arttı. Artık istesem bile açamıyordum gözlerimi.

Çok geçmeden tepinmeyi, bağırmayı kesti; sustalısını boğazıma dayayıp kulağıma ‘hadi, aç gözlerini da rengini göreyim,’ dedi. Bu kez sesinde iğreti bir şirinlik vardı. ‘Bak, sakın sen de yorma beni bu gece,’ diye mırıldandı. Ben gözlerimi açamıyordum. Sonra sesini birden yükseltti, ‘anam avradım olsun, gözümü kırpmam, soğan doğrar gibi doğrarım şuracıkta seni!’ dedi.

Sustalı boğazımda, hırıltıları kulağımda, nefesi ensemde. Sonunda açtım gözlerimi. Uzun bir takipten sonra avını yakalamış usta bir avcı çevikliğiyle, başımı sertçe kaldırıp yüzümü ay ışığına çevirdi. Eğilip gözlerime baktığında kocaman yüzünü ve gözlerinin beyazını gördüm. Yine de sesi kadar korkunç değildi. Kara kaşlı, kara gözlü, gür bıyıklı, biz yaşlarda, belki birkaç yaş daha büyük, ablak yüzlü bir oğlandı. Beyazı büyümüş gözleriyle, gözlerime bakar bakmaz yüzünü buruşturdu; çenemi ve boynumu aynı anda bırakıp beni hafifçe itti, uzaklaşırken ‘senin de yeşil değilmiş gözlerin,’ diye suçlar gibi söylendi. Bu kez hayal kırıklığı vardı sesinde. Sustalısını kapatıp yeleğinin cebine yerleştirdi, ağacın altına çöktü. Başını iki yana sallayarak ‘boşuna korkuttum seni,’ diye mırıldandı. Üzgündü.

O oturunca bendeki korku uçup gitti. 
Gözlerimin yeşil olmamasının beni büyük bir beladan kurtardığının farkındaydım. Belayı bir anda unutmuş, az önce boğazıma bıçak dayayarak beni doğramaktan söz eden oğlana, daha doğrusu onun garip haline, bu kez merakla bakıyordum. Ağacın altında başını ellerinin arasına almış sessiz, suskun oturuyordu. Ben yeniden ağaca, dut toplamaya çıktım. Arada bir ona bakıyordum. Başı önünde, kımıldamadan oturuyordu. Aşağıya indiğimde, dut dolu avucumu ona uzattım. Başını kaldırıp yüzüme bile bakmadı. Ben karşısına oturdum, dutlarımı yemeye koyuldum. İlk soran hangimizdi? Şimdi anımsamıyorum. ‘Adın ne senin?’ diye başladı konuşmamız. Gün ışımak üzereyken, kırk yıllık dostlar gibi, kampın kapısında kucaklaşarak vedalaşıncaya kadar sürdü.

Çadıra girdiğimde bizimkiler hemen uyandı. İlk konuşan Turan’dı.
‘Nerdesin oğlum,’ diye çıkıştı. ‘Merak ettiğimizi düşünmez mi insan?’
‘Merak eden çıkar gelirdi lan,’ diyerek lafı oturttum.
‘Bu kadar zaman dut yediysen, yarın senin motorun şalteri çat diye atar!’
‘O zaman, hiç heladan çıkamazsın sen yavrum,’ diye ekledi Cemil.
‘Aptallaşma, bu saate kadar dut olur mu hiç? İnce işlere dalmıştır bizimkisi.’
‘Gizliden ince işin sizin kanka kitabında cezası nedir Turiş?’
‘Keseceksin,’ diye yanıtladı Turan. ‘Fazladan neyi varsa herifin, kesip köpeklere yedireceksin!’
‘Kızın adı ne lan? Ne ara arakladın? Anlatsana!
Üsteleyip duruyorlardı, ancak hem kızgındım, hem de hinliğine anlatmayacaktım.
‘Öyle dut yemiş bülbül gibi susmasana, lan! Senin bu huyun var ya, deli ediyor beni,’ dedi Cemil.
Kısa bir sessizlikten sonra Turan'a bakarak ekledi:
‘Artık kim bilir kaç gün naza çeker. Bıktım valla. Şeytan ne diyor biliyor musun Turiş?’
‘Ne diyor?’
‘Anlatacak olduğunda biz dinlemeyelim bu herifi. İt gibi pişman olsun.’
‘Yetmez. Ben bu hırtı ayağımın altına alayım, eşek sudan gelene kadar döveyim!’
‘Dövmek olmaz, kızılderili işkencesi yapalım.’
Kızılderili işkencesi bizim sözüm ona yufka yürekli Cemil’in fikriydi. Birinin ellerini ardından bağlayıp ayaklarını iyice yıkadıktan sonra tabanlarını tüyle, olmazsa parmaklarla gıdıklayarak katılıncaya kadar güldürmek demekti. İşkence, kurban altını ıslatmadan bitmezdi.

Tehditleri para etmedi. Konuşmuyordum, konuşmayacaktım. Onlar beni ekmişti. Ayrıca, birini kahkahadan değilse meraktan çatlatmak bizim en sevdiğimiz sporlardan biriydi. Hem okulda, hem mahallede o sporun ustalarından  sayılırdım. Bizimkiler çok üstelediler, başka tehditler savurdular, işe yaramayınca yalvardılar. Ben uzun süre sustuktan sonra, ‘kız mız yok, lan’ dedim. ‘Oğlanın adı Hasan. Yirmisinde, aslan yürekli bir dağlı.’
‘Eeeeee, ‘ dedi, ikisi birden yattıkları yerde doğrularak.
‘Şimdilik hepsi bu , gerisi sonraya,’ diyerek uyku tulumuna girdim. 
Bizimkilerin küfür sağanağına kulağımı tıkayıp gözlerimi kapadım.

Sabah uyandığımda, onlar yüzlerini yıkamış, traşlarını olmuş, uyku tulumlarını topluyorlardı. Sadece bizim kankalık hukukunu değil, izcilik töresini de hiçe saymışlar, beni uyandırmamışlardı. Günaydınıma da karşılık vermediler, beni beklemeden çıkıp gittiler. 

Tüm kampta bir tek ben kahvaltıya geç kaldım o sabah. Bizim takımı hemen kafaya almışlar, masada kimse benle tek kelam etmedi. Ben de onlarla konuşmadım.
O gün kahvaltı gibi sessiz başlayıp sessiz biten öğlen yemeğinden sonra, Hasan Abi’yi büyük sevdalılar liginin en yaldızlı, en gözü pek aşığı yaparak, hikayeyi epeyce ballandırıp anlattım. Ağzı-açık dinlediler. Öyküyü bitirirken, ‘bizim Hasan Abi köydeki yedek öğretmene fena kaptırmış gönlünü, deli gibi aşık,’ dedim. Hayranlıkları daha arttı. ‘Kendisinin gözleri siyah, kız ise illa da bir çift yeşil göz, diyor, başka bir şey demiyormuş. Anlayacağınız, her gece elde sustalı, yeşil göz avına çıkıyor Hasan abi. Siz ikiniz ay ışığında ona rastlamasanız iyi olur!’

O geceden sonra, dutluğa her gittiğimde Hasan Abi’yi beni aynı ağacın altında bekler buldum. Ben dut toplarken o sırtını ağaca dayayıp hep dünya güzeli sevgilisini, ona olan aşkının ölümsüzlüğünü anlatıyordu bana. Evleneceklerdi, çocukları olacaktı; ona betondan bir ev yapacaktı; çocukları okuyup büyük adam olacaktı. Hasan Abinin hayallerinin sınırı yoktu. Kızın yeşil göze tutkunluğunun nedenini ben sormadım, o da anlatmadı. Kızı delice bir aşkla ve her şeyi göze alacak kadar çok seviyordu, esas olan buydu. Öyle büyük bir aşk için bir çift yeşil gözün lafı mı olurdu! Turan ile Cemil’e gelince, erkekliğe krem sürmemek için ne olanlardan, ne Hasan Abiden pek korkmamış göründüler, ama bir daha dut yemeye götüremedim onları.

Zaman haindir, derler. Aradan otuz yıl kadar geçti. Geçen zaman dostluğumuzu eritti, kankalığımızı yok etti. Okul bitince herkes kendi yoluna gitti. Hasan Abi’nin o kıza aşkının ne zaman bittiğini, bilmiyorum. Onu ne zaman düşünsem, gülümsemeden edemiyorum: Renkli lensler çıktıktan sonra, bir çift yeşil göz için her şeyi göze almaya hazır, mecnuna dönmüş aşıklar artık kalmadı sanki! Bir şey daha var: Sonra kuruyacak da olsalar, yeni yetmelik yıllarında bile öyle deli dostluklar yeşermiyormuş artık.

Zaman haindir, öyle diyorlar.

3 Nisan 2015 Cuma

Erzurumlu İbrahim Hakkı Efendi Hazretleri: İtibarı Geri Alınmalı mı?



Hukukta ve siyasette 'itibarın iadesi' diye bilinen bir kavram var. Özellikle siyasi bir karar yüzünden, onuru fazlası ile çiğnenip zedelenerek itibarı ile oynanmış kişiler için söz konusu oluyor. İtibarsızlaştırma, bazen siyasi iktidarın güdümündeki yargının kararlarıyla da destekleniyor. Çoğu durumda ise itibarlar, zamana egemen katı bakış açılarının kurbanı oluyor. Hayata ve siyasete başka bir 'yeni normal' egemen olunca ve olursa, ilgili kişiye yapılan haksızlık açıklanarak kararlar geri alınıyor;  böylece deyim yerinde ise, itibar iade veya tamir ediliyor.

O kadar zaman geçtikten sonra, çiğnenen onurun tamiri mümkün müdür? O zaman süresince çekilen acıların bedeli nasıl ödenir? İlgili kişi ölüp gittikten sonra, iade edilen itibarın hükmü var mıdır? Bu soruları bir yana bırakıyorum.
İtibarın iadesi meselesi, ülkemizde hemen her zaman gündemdedir. Bu da demokrasimizin itibarı hakkında bence net bir fikir verir. Olgun bir demokraside, gerçek bir hukuk devletinde bireyin farklı olma hakkı dahil, tüm haklarına saygı gösterilir. Yaptırımlar tek adamın tercihi ve menfaati yerine, toplumun genel tavrını biraz daha iyi yansıtır. Ayrıca, öyle toplumların yargılama, ceza ve infaz uygulamaları hunharca ve intikamcı değil, daha yumuşak ve insancadır. Tüm bu nedenlerle, itibarsızlaştırma ve itibarın iadesi uygulaması olgun demokrasilerde nispeten daha nadirdir, hatta istisnaidir.

Küçültücü suçlamalarla yargılanıp idam edilen Adnan Menderes'in yıllar sonra devlet töreniyle anıt mezara defnedilmesi, isminin caddelere, okullara, hava alanlarına verilmesi tipik bir itibarın iadesi örneğidir. Celal Bayar'ın müebbet hapsinin İsmet Paşanın çabası ile kaldırılması da aynı çerçevede görülebilir. Nazım'ın vatandaşlıktan çıkarılmasından 58 yıl sonra, yeniden vatandaşlığa alınması başka bir itibar iadesi örneğidir.

İtibar iadesi meselesinin zaman zaman memleketi epeyce  meşgul etmesi hiç yoktan iyidir. Böylece geçmişimizi gözden geçiriyoruz. Döneme egemen fikirler yüzünden, ilgili kişilerin haklarına yönelik aşırı tepkileri, onlar ölmüş de olsa düzeltiyoruz. Daha net bir deyişle, kendimizle yüzleşiyoruz. İtibarın iadesi uygulamasına bir itirazım yok, ondan çok daha iyisi ise elbette itibar cellatlığından kaçınan, bireyin kişilik haklarının korunduğu gerçek bir hukuk düzeninde yaşamaktır. Çünkü, itibarın iadesi, çoğu olayda, aslında en çok idamdan sonra affa benziyor.

Bu bağlamda benim son zamanlarda kafamı taktığım asıl mesele ise şu: 
Kimi kişileri ve düşünceleri anlamsız ve geçersiz hale gelmelerine karşın itibar makamında tutmayı ısrarla sürdürüyoruz; fazlası ile hak etmelerine rağmen onları itibarsızlaştırma görevini zamana bırakıyoruz; kendi yapmış olduğumuz putları, onlara yıllarca taptığımızdan olsa gerek, zamanı gelse de kırmıyoruz, kıramıyoruz; kısacası, kabullerimizi, ezberlerimizi sıklıkla  gözden geçiremiyoruz. İçimizden geçirsek bile bunu ilan etme cesaretimiz, geleneğimiz yok. Yani, kırılmış itibarı iade etmeyi az-çok biliyoruz da, verilmiş itibarı geri almaya zinhar yanaşmıyoruz.  Başka dinamiklerin yanı sıra, bunun nedenini 'bizden olsun da, çamurdan olsun' tavrıyla açıklamak ve bu tavrın köklerini koşulsuz koruma ve sadakat gibi klan kültürüne özgü değerlere kadar izlemek pekala mümkündür. Bu bağlamda AKP'nin, özellikle CHP ve MHP'nin yapması gereken yığınla çıkış vardır.

Sözü, şimdi somut ve çarpıcı bir örnek olarak Erzurumlu İbrahim Hakkı 'Hazretleri' konusuna getiriyorum: Onun Marifetname adlı kitabını birçok saygı duyduğum kişinin kitaplığında gördüm, her adı geçtiğinde yıllarca herkesten onun için sadece övgü duydum. Gerçekten de hemen bütün kaynaklar, ondan ulu bir mutasavvıf ve büyük bir İslamalimi olarak söz eder. Onu bilim adamı olarak tanıtanlara da sıkça rastlarsınız. İnternette kısa bir gezinti yaparsanız, onun 'mübarek' kişiliği hakkında mebzul miktarda övgüye ulaşırsınız.

Özgeçmişini anlatmayı, onunla ilgili 'ilim ve irfan okyanusu' gibi abartmalı sıfatları burada sıralamayı gereksiz görüyorum. 'Ehli sünnet ve cemaat' çevrelerindeki yüksek itibarının derecesini göstermek için, şu kadarını belirtmem sanırım yeterlidir: Bir milletvekilinin girişimi ile 2003 yılında PTT onun adına hatıra pulu çıkardı. Yazarın kırka yakın eseri vardır. Marifetname, 1984 yılında bir yayınevi tarafından (bir kez daha yeniden) basıldığında kitaba bir sunuş yazısı yazan zamanın İstanbul Müftüsü şöyle buyurmuş:

"Yazıldığı asırlara ışık tutan, günümüze kadar değerinden bir şey kaybetmeksizin dini eserler arasında müstesna bir yer işgal eden Marifetname'nin tekrar irfan hayatımızda yer alması sevindirici bir olaydır."

Bir başka yayınevinin, aynı kitabı yayınlarken yaptığı değerlendirme ise şöyledir:
"Bu kitabın müellifi Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri, zahir batın ilimlerinde son derece yüksek bir mevkiye sahip olup, hem ulema-i amilinden, hem de meşayihi kiramdan bir zat-ı celil-ül kadirdir. Kendisini rahmetle anar, onun ve diğer piranın ruhaniyetlerinin bizimle beraber olmasını Hak Teala'dan niyaz ederiz. Müellif hazretleri Ehl-i Sünnet Vel Cemaat mezhebindedir. Zaten hem itikad ve hem amelde tek yol Sunniliktir. Zamanımızda İslam dünyasında ve bu arada memleketimizde türeyen bazı gafil ve cahiller, Ehl-i Sünnet yolundan saparak yüce dinimizin safiyetini bozmak istemektedirler. Reformcular, Vehhabiler, Selefiye cereyanı salikleri, mezhepleri inkar edenler, mezhepleri birbirine karıştırmak isteyenler, İran Rafizilerinin peşine düşenler, din perdesi altında hizipçilik, anarşi ve terör kundakçılığı yapanlar ortalığı ifsad etmektedirler. Tüm mümin kardeşlerimizin bu zararlı bidat cereyanlarına karşı son derece uyanık bulunmaları, onların aldatıcı propagandalarına kanmamaları ve Ehl-i Sünnet mezhebine sımsıkı sarılmaları lazımdır. Ta ki dinimiz yücelsin, ümmetimiz selamet bulsun. Marifetname'nin bu baskısı büyük emeklerle hazırlanmış, gerektiği zaman selahiyet sahiplerine danışılmış ve elden geldiği kadar eksiksiz bir eser vermek için gayret sarf edilmiştir. Türkiye'mizin yetiştirmiş olduğu büyük İslam alimi ve arifi olan Şeyh İbrahim Hakkı Erzurumi hazretlerinin Marifetname'si eski tabirle bir muhital maariftir yani bir ilim ve irfan okyanusudur. Baştan sona kadar inceliklerle, hikmetlerle dolu bir hazinedir. Böyle bir eseri milletimize sunmaktan bahtiyarlık duyuyoruz ve bizi buna muvaffak kıldığı için Halıkımıza hamdu senalar ediyoruz."

Kimsenin inancına, tercihine saygısızlık etmek niyetinde değilim. Ancak Marifetname'nin içeriğini gördükçe, aklı başında herkesin bu övgüleri en azından hayretle karşılayacağını düşünüyorum. Bu görüşü destekleyen başka bilgileri görmek için basılan kitabın yanısıra birkaç kaynağa daha bakmanız yeterli olacaktır.  (http://www.kurandakidin.com/24-marifetname-ve-bilimsel-geriligin-kokeni/)
Marifetname yazarı, aşağıdaki uzun alıntıda görüldüğü üzere, çocukların huy ve karakterleri ile onların ana rahmine düştüğü gün ve yer arasında kategorik bir ilişki bulunduğu düşüncesindedir. Çocuğun cinsiyetini belirleyen etkenleri açıklayan cümleleri ise basbayağı ürpertici iddialar içerir. Onun bu fikirlerini, 'erkek çocuk istiyorum' diyenlere yardımı olur diye özetleyen uzunca bir yazıyı 'aleme dair hulasa edilenlerin yansıdığı mekan' alt yazısı ile sunulan MUHAKEMAT adlı aktif bir siteden, cümle ve yazım yanlışlarına da dokunmadan aynen alıyorum:
'Erzurumlu Ibrahim Hakki hazretleri Marifetname adli eserinde belli teshislerde bulunmus ve bu teshislerine göre cocugun cinsiyeti ( erkek ya da kiz olmasi icin ), huyu,zekasi gibi özellikleriyle belli gün ya da zaman araliklarina yayarak eslerin cima yapmasindan bahsetmis. Tartisilacak elbette cok konu olabilir. Forum a yöneltilen "erkek cocuk istiyorum'' sorularina belki yanit olur diye bu konuyu paylasayim ve sizlerinde fikirlerini almak istedim. 


Ibrahim Hakki Hazretleri ve Marifetname den ALINTI ; 
1-Erkeğe yaraşan cima'ı hanımının rızâsı ile yapmasıdır. Erkek zamanını gözetlemeli, yasak zamanlarda eşine yanaşmamalıdır.Eşinin rıza ve muhabbeti ile cima' edenden meydana gelen çocuk akıllı olur.
2-Ayın (hilâlin göründüğü hicri ayın) birinci cuma günü cima' ederse, ondan olan çocuk çok güzel olur.
3-Gündüz öğle den önce ederse, çocuk hakim ve kerim olur.
4-Pazartesi gecesi ederse, Kur'an-ı hıfzeden olur.
5-Salı gecesi yaparsa, çocuğu cömerd ve merhametli olur.
6-Perşembe gecesi ederse, çocuğu âlim ve ilmiyle âmil olur.
7-Cum'a gecesi ederse çocuğu âbid ve arif olur.
8-Cum'a günü namazdan önce ederse, çocuğu said(mutlu) olup, şehid olarak ölür.
9-Eşinin rızası olmadan, zorla cima' edenin çocuğu ahmak olur.
10-Süt emzirmekte iken hanımına cima' ederse çocuğuna za rar gelir.
11-Ayın ilk veya onbeşinci veya son gecesi cima' ederse çocuğu akılsız olur
12-Pazar gecesi ederse, çocuk eşkiya olur.
13-Çar şamba gecesi ederse, çocuğu katil ve kavgacı olur.
14-Gündüz öğ leden sonra ederse çocuğu, gözü şaşı olur.
15-Ramazan bayram gecesi ederse, çocuk anasına babasına âsi olur.
16-Kurban bayramı gecesi ederse, çocuğu altı veya dört parmaklı olur.
17-Ayakta yaparsa, çocuğu yatağına işer.
18-Baldızının muhabbetiyle eşiyle cima' edenin çocuğu hünsa (çift cinsel organlı) olur.
19-Cima ederken konuşursa, çocuğu dilsiz olur.
20-Cima anında kadının rahmine bakarsa, çocuğu kör olur.
21-Meyve ağacı altında ederse, çocuğu zâlim olur.
22-Taharetsiz ederse, çocuğu bahil (ahmak) olur.
23-Yorgansız yıldızlar altında ederse, çocuğu münafık olur.
24-Bir kimsenin yanında cima ederse, çocuğu hırsız olur.
25-Berât gecesi ederse çocuk kötü huy lu olur.
26-Yola çıkacağı gece ederse çocuk müsrif olur.
27-İnzali halinde ikisinin düşünce ve hayâlinde ne suret bu lunursa, çocuk ona yakın bir surette olur. 
28-Cima halinde iken gözleri hangi renge bakarsa, çocuk o renge yakın olur.
29-Erkeğin suyu erken gelip de çok olursa, çocuk öncelikle oğlan olup, ekseriya amcasına benzer.
30-Eğer erkeğin suyu erken gelir de kadının ki çok olursa çabuk akma sebebiyle çocuk yine oğlan,fakat kadınınkinin çokluğu dolayısıyla çocuk dayısına benzer.
31-Eğer kadının suyu daha evvel gelir ve fakat erkeğin suyu daha bol olursa o zaman çabuk(evvel) akması sebebiyle çocuk kız olur, lakin erkeğin suyunun çokluğu sebebiyle kız halasına benzer.
32-Eğer kadının suyu erkekten evvel gelir ve onunkinden çok olursa doğan çocuk yine kız olur ve fakat daha çok teyzesine benzer.
33-Cima hayız ve nifas günlerinde yapılırsa çocuk cüzzam olur.Aybaşı günlerinde cima haramdır.
34-Erkek ve kadının birleşik menileri rahmin dört ağzından yalnız birisine girerse çocuk bir, eğer iki ağza girerse iki, üçüne girerse üç, dördüne girerse dört çocuk doğar.

http://www.muhakeme.net/forum/genel-islami-bolum/106100-marifetname-cocuk-sahibi-olma-ve-huy-cinsiyetleri.html#ixzz2NIuvrL3V
Marifetnamenin kimi basımlarında bir cennet haritası bulunduğunu belirtmeliyim.  Uzayın oluşumu, güneş ve ayın hareketleri üzerine büyük 'alim ve arif' kabul edilen yazarın söyledikleri ise yukarıdaki uçuk fikirlerle bile kıyaslanamayacak ölçüde gülünç ve en insaflı bir ifade ile söylemek gerekirse, müthiş bir hayalgücünün eseridir.

Bu bilgiler ışığında, ona yapılan ölçüsüz övgüleri eleştirmek, ona verilmiş aşırı itibarı gözden geçirmek kesinlikle gereklidir, yerindedir.

Ancak yazarın sınırlarını burada belirtmek de kesin olarak hakkaniyet gereğidir:
Erzurumlu İbrahim Hakkı Efendi 'Hazretleri', 1701 yılında doğmuş, 79 yaşında ölmüştür. Yani Marifetname bundan yaklaşık 250 yıl önce yazılmıştır. Yazarı, günümüzde geçerli kanıtlanmış bilgileri dikkate almadan böylesi konuları, bu şekilde yazdığı için eleştirmek hakça olmaz; böyle bir yaklaşım, kendisini yukarıda verilen örneklerdeki gibi övüp benimsemek kadar gülünç olur. Burada onun da kişilik haklarını korumak için şunu açıkça söylemek gerekiyor:
Bu yazıdaki eleştirinin hedefi rahmetli İsmail Hakkı Efendi değildir; onu yüz yıllardır ve halen bir itibar anıtı haline getirmiş olan çevrelerdir. Yazarın kendi dünyasında yaptığı denemeler olarak görülmesi ve ona sadece folklorik ve belki edebi bir değer verilmesi halinde, bu kitapla ilgili söylenecek fazla bir şey bulunamaz. Sorun, kitabın zamanla bir İslam ilmihali ve yazarın bir din bilgini seviyesine yükseltilmiş olmasıdır. Vaz geçilmesi gereken de kanımızca budur.
Aklı başında dindarların o dayanaksız, çelişkili ve garip içeriğe artık itibar etmemesini temenni ediyorum. Kişileri dokunulmaz kılıp putlaştırmak yerine, akılcı bir biçimde değerlendirmek vicdanın ve insafın gereğidir. Böyle yapmak, yazar için yüz yıllardır tekrarlanan methiyeleri köpürterek tekrarlamaktan bence çok daha ulvi bir görevdir.

Son söz:
İtibarın iadesi zaman zaman ihtiyaç haline gelir. Bu güzeldir, kanaatimce doğru bir uygulamadır. Ancak kazandırılmış itibarın, şartları varsa, zamana bırakılmaktansa edep çerçevesinde geri alınması da herhalde aynı ölçüde doğru ve güzeldir. Sadakat fazilettir. Hatada ısrar ise hiç şüphe yok ki vahim bir kusurdur; kaynağında fazilet değil, korkaklık ve/veya cehalet vardır.

 

1 Nisan 2015 Çarşamba

Kara Salının Ertesinde Karanlığa Karşı Birleşmek


Karanlık günün ertesindeyiz..
Dün tüketici bir gündü. 
Sebebi bir türlü açıklanamayan ülke çapındaki elektrik kesintileri, ulaşımda ve internette aksamalar, Savcının rehin alınması, Berk'in katillerinin açıklanması istenmişken yapılan sözüm ona operasyon ve adliyede üç ölü. 

Derken Selimiye Kışlası'nda yangın. (Ki bu haberin yalan olduğu sonra anlaşıldı.) 

Zevzekçe açıklamaları da koyun bütün bunların üstüne.
Bu kargaşada aklı başında herkesin üstüne çöken çaresizlik duygusu beni de sarmış olmalı ki akşam saat yedide yatağa girdim, ne zaman sızmışım bilmiyorum, sabah sekizde uyandım.
Sapla samanın karıştığı öyle bir berbat günün ertesinde de yeni endişeler, yeni kuşkular, yeni arsızlıklar bekliyor bizi. Yaşananların büyük bir kumpas olduğu söylenecek, böyle düşünenlerin hain olduğu haykırılacak, komplo teorileri cirit atacak. Kafamız daha karışacak, zaten yığınla şeyden sıtkımız sıyrılmış durumda, yığınla adamın gerzekliğine artık dayanamaz olduk. Dünkü karanlık günün ertesinde, aptalca kandırmacalar saçan yetkililer ve onlara cevap yetiştiren etkisizlerle, komplo teorisi üreten aklı evvel güruhunun kakafonisi arasında geçecek.
Ve muhtemelen herkes gibi ben de, akşama doğru, gün boyu cenderede sıkılmış gibi mecalsiz kalacağım. Toplumsal bir depresyon halinin bendeki yansımasıdır bu.
Bize umut ve enerji gerek oysa.
Küçük hesapları bırakıp bilinçli davranarak birleştiğimizde doğacak umut. 
Başka türlüsü, herkes için daha çok korku ve fazlası ile endişe demek.
Bunu anlayacak feraseti her halde vardır bu ülkenin aklı başında insanlarının.
İstanbul'un surları Osmanlının topları ile dövülürken meleklerin cinsiyetini tartışan ortaçağ kilise papazlarını taklit etmek düpedüz aymazlıktır. Ayrıntıda kalan meseleleri, adaylıklarla ilgili kısır çekişmeleri, ideolojik saplantıları bir yana bırakıp iktidar için her şeyi göze alan bu karanlık ve tehlikeli zihniyetin karşısında birleşmekten başka çıkar yolumuz yok.
Bugün ülkemizdeki temel çelişki bu kirli iktidarla bütün demokratik kitle arasındadır.
O kitle bir seçim için bile birleşmiyorsa, suçu kendinde de aramalıdır.

Kaplumbağa terbiyecisinin ruhu şad olsun!